ANASAYFA

  ÖZ GEÇMİŞİM

KUR'AN IŞIĞINDA DÜŞÜNMEK

ZULKARNEYN KISSASI

NEFS VE RUH KAVRAMLARI

İSLAM BARIŞ DİNİDİR

KADER NEDİR SORUMLULUK KİME AİTTİR

KARDEŞ KARDEŞE EVLİLİK OLMADAN ÇOĞALMA

MÜSLÜMANLIK MÜMİNLİK HANİFLİK

DİNİ ALLAH'A HAS KILMAK

KURANDA SALAT KAVRAMI VE NAMAZ

SÜNNET ETMEK ALLAH'IN YARATIŞINI DEĞİŞTİRMEDİR

HADİSLER HIRİSTİYANLIK VE SELMAN RÜŞTÜ

KUR'AN KORUNMUŞTUR

KUR'AN DIŞI OLUŞUMLARIN NETİCELERİ

İSLAM DİNİNİN ÖĞRENİLMESİNDE KAYNAK SORUNU

KUR'AN'A GÖRE KÖLELİK

KUR'AN'A GÖRE RESÛL VE NEBİ KAVRAMLARI

AVRUPADAN KUR'AN'A GÜZEL YAKLAŞIMLAR

KUR'AN AÇISINDAN DİNLER ARASI DİYALOG

SULARI KARIŞMAYAN DENİZLER VE MERCAN KONUSU

KUR'AN'A YAPILAN SAYISAL İTİRAZLARA CEVAP

ATEİSTLERİN 97 SORUSUNA KUR'AN'DAN CEVAPLAR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

              

 KUR’AN AÇISINDAN DİNLER ARASI DİYALOG veya MEDENİYETLER BULUŞMASI

İnsanlık tarihinde kısa sayılabilecek bir süreden beri Dinler Arası Diyalog” veya “Medeniyetler Buluşması” adı altında, Küresel Barışın Sağlanması” yolunda gerek şahıslar bazında gerekse Devletler bazında çeşitli çalışmalar yapılmasına rağmen bu güne kadar elle tutulur bir netice veya hareket noktası elde edilememiştir. Bütün çabalar çeşitli söylevler ve yemekli toplantılardan öteye gidememektedir. Küresel Barışın taraftarı, bir barışsever olarak kendim, bunun nedenlerini ve “Küresel Barışın” nasıl sağlanabileceği yolunda düşünme ve çözüm yolu arama ihtiyacı duydum. Küresel Barışın sağlanabilmesi insanlığın tarihi boyunca başarabildiği en önemli ve faydalı işlerden biri olacaktır. Günümüzde dehşet silahları olarak tanımlanabilecek kitle imha silahlarının Ülkeler arasında hızla yayılması ve durmadan saldırı amaçlı olarak geliştirilme çabaları. İnsanlığı büyük bir güvensizliğe ve korkuya düşürmektedir. Barışçıl amaçlı dahi olsa bu silahları ellerinde bulunduranların bunlara sahip olmayan ülkeleri bu silahları elde etme çabalarından maddi güçle vaaz geçirmeleri mümkün değildir.  Diğerlerinde varsa güvenliğimiz için bizde de olmalı mantığı onları bir yerde haklıda kılmaktadır, ayrıca teknolojinin gelişmesiyle de bu silahları hangi ülkenin ne şekilde ne zaman elde ettiğini tespit etmekte olası görünmemektedir. Bundan dolayıdır ki, ne zaman barışçı zihniyetler insanlar arasında bir kültür halini alırsa ve insanlar kendilerini güven içinde his ederlerse; insanlığı tehdit eden yok oluş tehlikesi ortadan kalkar, İnsanların bir birlerini kitlesel olarak yok etmeleri İnsanlığın söyleyeceği son söz olmamalıdır.

İNSANLARI BİR BİRLERİNE DÜŞÜREN FAKTÖRLER

1- İnsanların bir birlerini tanımamalarının oluşturduğu korku,
2- İnanç ayrılıkları,
3- Irkçılık ve bir kısım insanların kendilerini diğer insanlardan üstün görmeleri,
4- Maddi hırs (Servet hırsı; Toprak hırsı.)
5- Tarihi düşmanlıklar.

Daha başka bazı faktörler de bulunabilir fakat bence en belli başlıları yukarıda yazılı beş faktördür, dikkat edilirse en başa insanların bir birlerini tanımamaları şıkkını yazdım, insanların bir birlerini tanımaları ve diyaloga girmeleri “Küresel Barışın” oluşmasında atılacak en önemli adımların başında gelir. Bir birlerini tanımamanın verdiği korkuyla insanlar kitlesel olarak diğerleri olarak tanımladıklarını, saldırgan potansiyel düşman olarak görmektedir. Bunun bertaraf edilmesi için hareket noktası barış olan diyaloga girmeleri gerekir. Bu diyaloga girme olayı birçok kimsenin sandığı gibi bir birlerine inançlarını kabul ettirme olayı demek değildir. Bir birlerine inançlarını anlatmama da değildir. Diyalog içerisinde bir birlerine inançlarını anlatmaları olağandır. Bu anlatımlarda ve bir birlerine yöneltecekleri seviyeli eleştirilere tahammül göstermeleri gerekli olduğu gibi, İnsanların hür iradeyle inanç bazında serbest seçenek yapmalarına da olanak tanımalıdırlar., Bütün bunlar yapılırken hiçbir barışçı davranışın arka planında hile olmamalıdır. Bu bağlamda olmak üzere yukarıdaki beş şıkkın Kur’an açısından nasıl tanımlandığını ortaya koymaya çalışacağım. Böylece Dini inancı Kur’an’dan ibaret olan kimselerin konuya nasıl baktıklarını tanıtmakla, umarım Dinler Arası Barışçı Diyalog”a yapıcı bir kapı açılmış olur.  Hıristiyanların ve Musevilerinde bu bağlamda inançlarını ortaya koyup ne düşündüklerini söylemeleri halinde diyalog oluşmuş olur, “Diyalog bir olgudur, bir kültürdür” bundan da beklenen ürün İnsanlığın ideal olana varmaları ve insanlığı barış ve huzura götürecek bir meyve elde etmeleridir. Şöyle ki;

1- İnsanların bir birleriyle tanışmaları ve diyalog kuramamaları Kur’an açısından bir gerekliliktir, Kur’an’dan mealen:

- Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır. 49/13

Görüldüğü gibi İnsanların tanışmaları dolayısıyla görüşmeleri İslam Dini açısından bir gerekliliktir, Allah nezdinde insanları birbirlerinden üstün kılan şey yalnızca “Takva”  larıdır, Takva başka bir ifadeyle Allah korkusu hasımların bir birlerinden korkması manasında değildir, kulların Allah’tan çekinerek verdiği emirleri yerine getirmeleridir. Ayrıca kurulacak diyalogun içeriği boş sözlerle faydasız icraatlarla doldurulmamalıdır, böyle yapılması halinde yapılan ancak çoğunlukla çabaları kırıcı bir zaman kaybı olur, Kur’an’dan mealen:

- Onların fısıldaşmalarının birçoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka yahut bir iyilik yahut da insanların arasını düzeltmeyi isteyen (in fısıldaşması) müstesna. Kim Allah’ın rızasını elde etmek için bunu yaparsa, biz ona yakında büyük bir mükafat vereceğiz. 4/114

Kur’an ölçüsüne göre, barış istenmesi halinde Müslümanların barışa yanaşmaları keyfi isteklere bırakılmış olmayıp, dini emir bazında bir mecburiyettir, Kur’an’dan mealen:

- Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah’a dayan, çünkü O, işitendir, bilendir. 8/61

- Eğer sana hile yapmak isterlerse (korkma) Allah sana yeter. O ki, yardımıyla seni ve müminleri destekledi. 8/62

Barışın İslam dini açısından büyük bir önem taşır, Kur’an’da savaş yapılmasını emreden bütün ayetler saldırılara karşı müdafaaya ve fitne fesadı önlemeye yöneliktir, Kur’an’da, herhangi bir ferde veya topluma haksız yere saldırı ön görülmez ve kabul edilemez.

Barış sağlansa inançta ayrılıklar ortadan kalksa İnsanlık tek ümmet olarak aslına döner, insanlık önce tek ümmetti onları tek ümmet olmaktan alıkoyan şey “Allah’ın emrinden sapma şeklindeki ayrılıklardır” Kur’an’dan mealen:

- İnsanlar bir tek ümmetten başka bir şey değildi, ama ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden bir söz geçmemiş olsaydı, ayrılığa düştükleri konuda hemen aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir) di. 10/19

- Ey Resuller!. Safi, helâl şeylerden yiyin ve iyi amelde bulunun şüphe yok ki, ben sizin her yapar olduğunuz şeyi tamimiyle biliciyim. 23/51

- Ve işte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir ve bende sizin Rabbinizim, benden korkun. 23/52

Âdemden bu tarafa bütün Peygamberlerin Allah tarafından getirdiği din bir tanedir, Allah hiçbir zaman ümmetlere Peygamberler vasıtasıyla tebliğ ettirdiği dini değiştirmez, ancak dinin içeriğinde bulunan şeriat ümmetlere göre değişiklik gösterebilir, örneğin bir zamanlar susma orucu vardı şimdi yok, bu tür değişiklikler din değişikliği manasında değildir. Bütün Peygamberlerin getirdiği din İslam dinidir ve İslam Dini bağlıları tek ümmettir, dini çeşitli müdahaleler ile parçalamak suretiyle ayrı ayrı ümmetler haline gelinmesine sebep olanlar insanlardır ve iyi bir şey yaptıklarını zan edip sevinmektedirler, Kur’an’dan mealen:

- Fakat işlerini aralarında parçalayıp çeşitli kitaplara ayırdılar. Her parti, kendi yanında bulunan (din veya kitap) la sevinmektedir. 23/53

Bu parçalanmanın nedenleri konusunda Kur’an’da ayet örnekleri vardır, ayrılığa düşülmesinin nedenlerini ve tekrar tek ümmet haline gelmenin ne kadar başarılabileceğinin açılımını burada verecek olsam konu çok detaylanarak kısa bir web yayını çalışmasını aşacaktır, benim burada amaçladığım Web de yayınlamak için birkaç sayfalık çalışmadır. Böylece diğer şıklara geçecek olursam;

2- İnanç ayrılıkları:

İnsanları en fazla bir birlerine düşüren şeylerin başında İnanç ayrılıkları gelir. Bu inanç ayrılıkları aynı din adı altında da olabilmektedir, örneğin eskiden olduğu gibi bugünde İslam Dini adı altında, Hıristiyanlık dini adı altında veya Musevilik Dini adı altında çeşit çeşit değişik inançlara rastlamak mümkündür, Putperestlerde ve Ateistlerde de durum bundan farklı değildir. Kitaplı dinler açısından konuya baktığımızda, bu durumun nedeni olarak.  Ya eldeki kitabın İnsan müdahaleleriyle orijinalliğini içerik olarak yitirmiş olması. Ya da İslam Dini adı altındaki ayrılıklarda olduğu gibi Kur’an’ın içeriği orijinal olmakla beraber, Kur’an’ın içeriğine değil de yanına din diye birçok uydurma sözlerin Peygamber hadisi veya sünneti adı altında kümelenmiş olması ve bu kümelerin bağlıları tarafından Kur’an önüne geçirilmiş olmasını görürüz. Gerek kitaplar içine insan eliyle sokulan sözler veya Kur’an’ın yanına kümelenen sözler çelişkili olduklarından ve her çelişki istikrar bozucu bir zıtlık olduğundan çifte standartlıdırlar. Çifte standartlarla bir ümmet oluşturmak mümkün değildir, bir birine güven veren bir ümmetin oluşa bilmesi için çelişki ihtiva etmeyen tek standartlı bir dini kaynak şarttır, benim inancıma göre bugün bu vasfı ihtiva eden tek kitap Kur’an’dır. Kur’an’dan mealen:

- Hâlâ Kur’an’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı. 4/82

İnsanları Kur’an’ı anlamaktan alıkoyan şeylerden bir tanesi de, insanların Kur’an’ı anlamaya çalışmamalarıdır.  Genelde bu duruma neden olan şeyde İnsanların Kur’an’ı kendileri içinde gelmiş bir kitap olarak ele almamaları, diğerleri olarak tanımladıkları kimseler gelmiş bir kitap olarak görmeleridir.  Hâlbuki onu kendilerine de gelmiş bir kitap olarak ele alıp üzerinde düşünseler, onun hem insanların hem de diğer yaratıkların gücünü aşacak şekilde yapılanmış sözlerden oluştuğunu ve çelişkisiz olduğunu göreceklerdi. Bu yapıdaki bir kitap hem dünya yaşamında bir mutluluk kaynağı olduğu gibi, ölümden sonraki geleceği bildiren sözleri de insanı tatmin edip güvence veren sözlerdir. Dini metin adı altında olsun veya olmazsın çelişki içeren hiçbir bilgi kaynağı insana güvence vermediği gibi tatminde etmez.

Bütün bunlara rağmen Kur’an’a inanmayan kimselerin, biz inancımızdan memnunuz, bizim amacımız barış sağlayıcı bir diyalog kurmaktır, bundan ötesi bizi ilgilendirmez derlerse, Kur’an öğretisi açısından bunda da bir sorun yoktur, Kur’an’dan mealen:

- Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah’a dayan, çünkü O, işitendir, bilendir. 8/61

Bizler Kur’an’a inanan kimseler olarak barışçı kimseleriz, barışı ret etmeyip barışa yanaşmak dinimizin bir gereğidir. Siz barış istiyorsanız biz zaten buna hazırız. Sizlerin bizimle aynı inancı paylaşmamanız bizlerin sizlere herhangi bir zarar vermemize veya baskı yapmamıza gerekçe değildir. Dinimizi anlatırız fakat hiç kimseye inanmamasından dolayı hesap sormayız. Bu konuda hesap sormak, bizim dinimizde ancak Allah’a aittir, Kur’an’dan mealen:

- Seninle tartışmaya girişirlerse, de ki: “Ben, bana uyanlarla birlikte kendi özümü Allah’a teslim ettim.” Kendilerine kitap verilenlere ve ümmîlere de ki: “Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?” Eğer İslâm’a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. Allah kullarını hakkıyla görendir. 3/20

- Onlara vadettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek de, (göstermeden) senin ruhunu alsak da senin görevin sadece tebliğ etmektir. Hesap görmek ise bize aittir. 13/40

- Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O halde kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. 2/256

Görüldüğü gibi İslam dininde İnançtan dolayı zorlama yoktur, biz İmkan bulduğumuzda dinimizi anlatırız, isteyen inanır bu bizi mutlu eder, isteyen inanmaz, bu da bizim hesap sorma bazında herhangi bir tavır yapmamızı gerektiren bir husus değildir, bunun hesabı Allah’a aittir, bizim dinimizde Allah peygambere dahi inançtan dolayı hesap sorma yetkisi vermemiştir, aynı zamanda bizim peygamberlerimiz olan diğer peygamberler içinde durum aynıdır. Kur’an’dan mealen:

- Allah’a ortak koşanlar dediler ki: “Eğer Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız Ondan başkasına ibadet etmezdik; Onun izni olmadan da hiçbir şeyi haram kılmazdık.” Daha öncekiler de böyle yapmışlardı. Peygamberlere düşen, açıkça tebliğ etmekten başka nedir ki? 16/35

Allah’ın gönderdiği hiçbir peygamber Yer Yüzünde fitne ve fesat çıkmasını arzu etmez, aksine ellerinden geldiğince ıslah etmeye çalışırlar, yetkilendirilmelerindeki çok önemli olan husus, kendilerine ve inananlarına saldırı olmadığı müddetçe tebliğde görevlerinin sadece sözel olarak Dinsel Vahyi anlatmaları ve duyurmaya çalışmaları ile İnançtan dolayı hiç kimseden hesap sorma yetkilerinin olmamasıdır. Aslında halk  arasında da İnançtan dolayı bir birlerine karşı saldırıya pek rastlanmaz, inançları bir birlerinden farklı olan üç esnaf bir birlerini rahatsız etmeden yan yana işyeri açar hatta ticari hususlar da yardımlaşır alışveriş yapar ve bir birlerinin hal hatırını sorarlar, bu durum halk kitleleri tarafından da hiçte garipsenmez, yer yüzünde bozgunculuk isteyenler fitnecilerdir, bunlara her inancın içinde rastlamak mümkündür, bunların eline maddi güç geçtiği anda fitne amaçları doğrultusunda kullanmaktan büyük bir haz duyarlar, kendilerine göre bir takım gerekçeleri de vardır.  Örneğin, kendilerini bir futbol takını gibi görürüler, bizim takım mücadele edecek başka takım bulamazsa ne sporumuz nede sporda gelişimimiz kalır diye düşünürler. Bundan dolayı bizzat kendileri kendilerine karşı oynayacak kolay bir takım icat ederler. Fakat açtıkları ortamda suni olarak oluşturdukları takımın da profesyonelleşeceğini ve aynı ortamın kendilerinin isteği dışında birçok profesyonel takımın oluşmasına yol açacağını. Kendileri bir süreliğine şampiyonluğa oynasalar da, hoşlarına giden galibiyetler alsalar da, sonuçta her oyuna çıkan takımın bir mağlubiyet maçı vardır. İstersen futbol takımlarına bak mağlubiyet almadan sürekli galip olan bir takım var mı?

İnsanlığa düşmanlık besleyen Fitne ve Fesatçıların dilleri ve kalpleri aynı değildir. Dilleriyle güzel sözler söylerken kalplerinde olanında aynı olduğuna dair Allah’ şahit tutarlar.  Hâlbuki kalplerinde olan söyledikleriyle aynı değildir, bu ise insanların güvenlerini yok etmek suretiyle barış içerisinde yaşamalarını engelleyen önemli etkenlerdendir, barışın gerçek manada oluşması için istenen ve olması gereken, diller hoşa giden barışçıl sözler söylerken kalplerinde aynı şeyi onaylamalarıdır, Kur’an’dan mealen:

- Ve insanlardan bazıları vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider. Ve kalbinde olana Allah’ı şahit tutar. Hâlbuki o pek katı düşmanlık sahibidir. 2/204

- Ve yanından ayrılınca yeryüzünde fesat çıkarmağa, ekinleri, zürriyetleri helâk etmeğe çalışır. Allah ise fesadı sevmez. 2/205

Bu konuda daha birçok söz söylemek mümkündür, burada dikkat edilmesi gereken, Kur’an öğretisine göre İnançtan dolayı insanlara, insanlara karşı baskı yapma ve hesap sorma yetkisinin verilmemiş olduğu, barış istenmesi halinde Müslümanların barışa yanaşmak zorunda olduğu ile İnançlardan dolayı hesap sorma yetkisinin sadece Allah’a ait olduğu hususlarıdır. Bu hususlar yerine getirilirse insanların inançtan dolayı çatışacakları pek bir şey kalmaz. Pek bir şey kalmaz dedim fakat hiç bir şey kalmaz diyemedim, bunun nedeni, kişi bazında açıklığa kavuşturulması gerek bazı önemli şeylerin kalmasından dolayıdır, şöyle ki:

3- Irkçılık ve bir kısım insanların kendilerini diğer insanlardan üstün görmeleri,

a) - Irkçılık ve soy sop üstünlüğü iddiası yoluyla bir kısım insanlar kendilerini diğer insanlardan üstün görerek diğer insanları küçümseyerek hayvanlar seviyesinde görürüler. Bu tür düşüncede ve inançta olanlar, kendilerini özel gördükleri gibi, hoşlarına giden her şeyi ve her davranışı kendilerinin hizmetinde özel sayarlar. Onlara göre Allah yalnız kendilerinin ilahıdır, din konusu yalnız kendilerini ilgilendiren bir konudur, mal, mülk, servetler, dünya ve hatta diğer insanlar kendilerin rahatı için yaratılmış şeyler olup ancak kendilerinin sahiplenmesine yakışan şeylerdir. Onlara göre diğerleri dedikleri kendi dışlarındaki insanlar kim oluyorlar da böyle şeyler üzerinde hak iddia ediyor veya sahiplenmek istiyorlar, Kuran’da bu düşünce kesinlikle ret edilmektedir, Kuran’dan mealen:

- Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır. 49/13

Görüldüğü gibi, Kur’an öğretisine göre insanlar insan olma bazında bir birlerine eşit olup, Allah nezrindeki dereceleri, Allah’a saygı gösterip, O’ndan çekinerek, O’n un emirlerini yapma derecelerine göredir, bu husus çalışmaya dayalı olduğundan her çeşit İnsani farklılık iddialarını ortadan kaldırır.

b) - Diğer bir ayırımda, Hür ve Köle ayırımıdır, Tarihi sürece baktığımızda, Hürler ve Köleler olmak üzere iki tip insanla karşılaşırız. Bu süreçte bir kısım insanlar maddi fırsat bulduklarında, diğer bir kısım insanları her şeyleriyle bir eşya veya bir hayvan konumunda hatta ondan daha aşağı bir şekilde sahiplene bilmektedir. Bu öyle bir sahiplenmedir ki, kölenin şahsiyetiyle birlikte, canı ve onuru efendisine aittir. Efendisi ne isterse ona yapma hakkını kendisinde bulmakta ve diğer hür insanlar tarafından da bu durum olağan ve normal karşılana bilmektedir. Ne insafa, ne adalete nede vicdana sığmayan bu durum insanın insanı aşağılamasının en açık örneğidir. Allah, herkesin Allah’ı ise, bizim inancımıza göre öyledir. Aynı ana babadan yarattığı ve neslin çoğalması yönünde kardeş olan insanların, bir birlerine bu şekilde tahakküm etmesine asla onay vermez. Allah Hiç kimseyi hiç kimseye kölelik yapmaya davet etmediği gibi, köleliği ne onaylar, ne teşvik eder nede kutsar.  Kur’an’ın indiği dönemde ve ondan öncesinde İnsanların bir birlerini köleleştirme olayı. Toplumların dokusuna işlemiş şekilde yaygın bir durum arz etmektedir, Bu durumun ortadan kaldırılması için, İslam toplumunda sosyal sarsıntılara sebep olmayacak şekilde, köleliğin tasfiyesi metodu emredilmiştir, Şöyle ki;

KUR’AN’A GÖRE KÖLELİK

İLAHİ ADALET’İN söz konusu olduğu yerde, adalet herkes için olmalıdır. Bu şart adaletin olmazsa olmaz “TEMEL İLKESİDİR” aksi takdirde herhangi bir adaletten bahsetmek söz konusu olamaz. Hele bahis konusu olan “Adalet” İlahi adalet ise adalet dağıtımı konusunda kullar arasında fark gözetilmesi mümkün değildir, Kur’an öğretisine göre, adaletin sağlanmasında, kişinin, Müslüman olması veya Müslüman olmaması, Hür olması veya Köle olması arasında fark yoktur, kim olursa olsun adalet isteyen muhakkak hakkını almaya hak kazanmıştır, Kur’an’dan mealen:

- Biz sana Kitabı hak ile indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği biçimde hüküm veresin; hainlerin savunucusu olma! 4/105

- Allah size emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah, işiten, görendir. 4/58

Bu durumun uygulanabilir olabilmesi için İnsanların adalet önünde eşit olmalarına ihtiyaç vardır, bu durumda akla şöyle bir soru gelmektedir, insanlara ait olan malları ellerinden haksız yere almak suç ise ve bu bir adalet konusu ise, o zaman bir insanın şahsına zorla el konulup köleleştirilmesi bir adalet konusu değil midir?. Nasıl ki bir insanın mallarına haksız yer zorla el konamıyorsa ve bu el koyma gasptan başka bir şey değilse, gaspın büyüğü insanın bizzat kendisine el konulmasıdır. Bunun Kur’an’da belirtilen İlahi Adalet ölçüsüne göre kabulü mümkün değildir. Dolayısıyla Kur’an’da köleliğin yasaklanması ve tasfiyesiyle ilgili olarak etkin bir metot ortaya konmuştur, şöyle ki:

KUR’AN’A GÖRE KÖLELİĞİN YASAKLANMASI VE TASFİYE METODU

İnsanlar Âdem ve Havva’nın çocukları olarak aynı ana babadan dünyaya gelmelerine rağmen, tarihte çok yaygın olarak bir birlerini köle yapmışlardır. İnsanların, insanları köle edinme kaynaklarını başlıca üç şekilde tasnif edebiliriz:

1-Savaş veya baskın neticesinde, yenilen veya ele geçirilen tarafın köleleştirilmesi.
2- Köle sahiplerinden satın almak yoluyla köle edinilmesi.
3-Köle sahiplerinin, köleleri üretmek suretiyle çoğaltıp, yeni köleler edinmesi.

Bu suretle bir insan, diğer bir insanı köle edinmekte ve hürriyetine zorla el
koyabilmektedir. Bu durum köle olmuş insan için çok zor bir olaydır. Köle olmuş insanları, kölelikten kurtarmanın iki yolu vardır. Bunlardan bir tanesi herkes hürdür deyip köleliğin reddedilmesi, ikincisi ise kontrollü şekilde sosyal doku içinde eritmek suretiyle azalta, azalta mücadele edilmesidir. Herkes hürdür deyip kölelik ret edildiğinde, köleliğin yaygın olduğu devirlerde, birçok sosyal patlamalar meydana gelecektir. Örneğin: Toplumda hür fakat birçok işsiz, evsiz, aç insanlar doluşacak, efendileri eliyle azat edilmiş köleler, efendilerinden intikam alma durumuna gelebilirler. Hatta bir araya gelip eski efendilerini köle yapmaya kalkışa bilir ve daha birçok olaylara sebebiyet verebilirler.

Kölelikle sosyal doku içerisinde eritmek suretiyle azalta azalta mücadele edilmesi durumu ise, toplumu sarsmayan ve hatta İslam toplumu dışındaki köleci toplumlarla etkili bir mücadele yöntemidir. Zira Müslümanların, korku duymadan o toplumlardan köle satın alıp hürriyete kavuşturmalarına olanak vermektedir.

Kölelikle mücadele edilmesiyle ilgili olarak, Kur’an’da bir dizi tedbirler vardır, bunlardan örnekler verecek olursam: Kur’an’dan mealen:

- (Savaşta) kâfirlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin. Durum şu ki, Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda katledilenlere gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz. 47/4

Böylece, savaş esirlerinin köleleştirilmesi, İslam’da yasaklanmış olmaktadır. Zira savaşın bitiminde esirler ya karşılıksız yâda fidye karşılığı serbest bırakılacaklardır. Böylece savaş yoluyla köle alınması önlenmiş olmaktadır.

Köle sahibi olan kafirlerin ellerindeki kölelerden satın almak, kölelerin Müslümanların eline geçmesine ve böylece hürriyete kavuşmaları için kendilerine bir kapı açılmış olmaktadır. Zira, İslam dininde kölelerin hürriyete kavuşmaları teşvik edildiği gibi, diyet şartına da bağlanmış, sadakalardan kendilerine pay verilmesi farz kılınmış, ayrıca kendilerinden hayır beklenen bir kölelerin mukatebe yapmak suretiyle hürriyetine kavuşturulması ön görülmüştür. Cariyelerin zorlanıp zinaya sürüklenmesi yasaklanmış, köle ve cariyelerden salih olanların evlendirilmesi emredilmiştir. Böylece bir dizi tedbirlerle, köleliğin ortadan kaldırılması yolu açılmıştır. Bu hususlarla ilgili olarak örnekler verecek olursam, şöyle ki: Kur’an’dan mealen:

- (İnsan), hiç kimsenin kendisine güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? 90/5
- (Gösteriş ve övünme için) “Ben birçok mal telef ettim” diyor. 90/6
- Kimse kendisini görmedi mi sanıyor? 90/7
- Biz ona vermedik mi: İki göz 90/8
- Bir dil, iki dudak? 90/9
- Ona iki yolu (doğru ve eğriyi) göstermedik mi? 90/10
- Fakat o, sarp yokuşu geçemedi. 90/11
- Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? 90/12
- Bir boynu (kölelik zincirinden) çözmek, 90/13
- Yahut doyurmaktır: açlık gününde, 90/14
- Akraba olan yetimi, 90/15
- Yahut hiçbir şeyi olmayan yoksulu, 90/16
- Sonra inanıp birbirlerine sabır tavsiye eden ve merhamet tavsiye edenlerden olmak. 90/17

Doğru yolda olmanın bir şartı olarak, köle azat etmek gösterilmiştir. (Ayrıca bak. 2 Bakar 177. )

Kefaret şartı olarak köle azat etmenin farz kılınması. Kur’an’dan mealen:

- Kadınlarına zıhar edip sonra söylediklerinden dönenler, karılarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuştursunlar. Size öğütlenen (hüküm) budur. Allah yaptıklarınızı haber almaktadır. 58/3

(Ayrıca bak. 4 Nisa 92 ; 5 / Maide 89 )

Kölelerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere,, kendilerine sadakadan farz olarak pay verilmesi.  Kur’an’dan mealen:

- Sadakalar, Allah’tan bir farz olarak ancak fakirlere, düşkünlere, onlar üzerinde çalışan (sadaka toplayan) memurlara, kalpleri (İslâm’a) ısındırılacak olanlara, kölelik altında bulunanlara, borçlulara, Allah yoluna ve yolcuya mahsustur. Allah bilendir, hikmet sahibidir. 9/60

Köle ve cariyelerin evlendirilmesi ve mukatebe konusunda Kur’an’dan mealen:

- İçinizden bekârları ve köle ve cariyelerinizden salih olanları evlendirin. Eğer yoksul iseler, Allah, lûtiyle onları zengin eder. Allah geniş (nimet ve lütuf sahibi)dir. (her şeyi) bilendir. 24/32

- Evlenme (imkânı) bulamayanlar, Allah kendilerini lûtfundan zengin ed(ip evlenme imkânına kavuştur)uncaya kadar iffetlerini korusunlar. Ellerinizin altında (köle ve cariye)lerden, mukatebe (akdi) yapmak isteyenlerle, eğer kendilerinde bir iyilik görürseniz mukatebe yapın. Ve Allah’ın, size verdiği malından onlara da verin. Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için, namuslu kalmak isteyen cariyelerinizi zinaya zorlamayın. Kim onları (zinaya) zorlarsa, şüphesiz Allah, zorlanmalarından sonra (0 cariyelere karşı) bağışlayıcı, esirgeyicidir. 24/33

Yukarıdaki ayet meallerinde görüldüğü gibi, İslam dininde köleliğin sona erdirilmesiyle ilgili çok önemli yaptırımlar vardır. Bir insanın dünyada en çok isteyeceği şeylerden bir tanesi, hürriyet ve ev bark sahibi olmasıdır. İslam dininde bunlarla ilgili sağlam esaslar getirilmiştir, köle ve cariyelerden salih olanların evlendirilmesi emredilmiştir. Ayrıca cariyelerin zinaya zorlanması yasaklanmış olup, zinadan uzak aile kadını olmalarına olanak sağlanmıştır. Köleliği kesin ortadan kaldıran bir husus olarak, kölelerle mukatebe akdi yapılması emredilmiştir. Bu mukatebe akdinin tek şartı, hürriyeti verilecek kölenin, kendisinde iyilik görünen bir kimse olmasıdır. Kölelik altında yaşamış olan ve kendisinden iyilik görünmeyen bir kimsenin hürriyete kavuşturulması, İslam toplumuna zararlı olacağından, köleliğin tasfiyesi olayında bu benimsenmemiştir. Bunun dışında kişi kendisinden hayır görünen bir kimse ise, hür olması için mukatebe akdi yapmak üzere müracaat etmesi yeterlidir. Kendisiyle yapılan mukatebe akdi, hürriyete kavuşma akdidir; bir hürriyet belgesidir. Bu akit hürriyete kavuşan köleye baş edemeyeceği mali yük getiren bir akitte değildir, tam tersi, toplumda tutunabilmesi için kendisine malen yardım edilmesi emredilmiştir. Zira, hiçbir maddi imkana sahip olmadan hür olması, kendisini köleliği arayacak hale getirebilir, bu mali yardım yapılmak suretiyle önlenmiştir. Ayrıca, kölelik müddeti içerisinde, köle sahibi, kölesine kısas kapsamına giren bir zarar verdiği zaman, kölenin affetmeyip kısas istemesi halinde, kölesine verdiği zarar kadar kendisine kısas uygulanır. Kısas gerektiren olaylarda, kısas hükmünün uygulamasında, Kur’an’da, efendi köle ayırımı yapılmamıştır. Kur’an’dan mealen:

- Onda (Tevrat’ta) onlara: cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşılık kısas (ödeşme) yazdık. Kim bunu bağışlar (kısas hakkından vazgeçer)se o kendisi için kefaret olur. Ve kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte zalimler onlardır. 5/45

Kur’an’da kısas konusunda şöyle denmiştir, mealen:

- Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır, böylece korunursunuz. 2/179

İslam dini açısından hayati şart olan Kısas Hukuku karşısında, kısasa konu olacak suç işleyen kimsenin ceza görmesinde kimliğinin hiçbir önemi yoktur, kısasın uygulanmamasında af yetkisi zarar görene ve yakınlarına aittir. Aksi takdirde kısas uygulanır.

4- Maddi hırs (Servet hırsı; Toprak hırsı.)

İnsanları birbirlerine düşüren diğer bir hususta bir birlerinin mallarını ve sahip oldukları haklarını zorla almaya çalışmalarıdır, bu hususta insanlar kişi bazında tek tek hareket ettikleri gibi kitlesel olarak bir araya gelmek suretiyle el birliğiyle de hareket edebilmektedirler, tarih eli bayraklı sırtı üniformalı bir sürü gaspçı kan dökücü zorbalarla doludur, bunlara İlahi adaletin dışına çıkmış her toplulukta rastlamak mümkündür, bunların en hoşlandıkları şeylerin başında kendilerini haklı gösterecek sahte erdemler üretip bunlarla süslenmeye çalışmalarıdır, fakat bilmezler ki; “Mülk olarak bütün dünya yada evren, Allah yanında bir çocuk hayatı etmez” Kur’an’dan mealen:

- İşte bu yüzdendir ki İsrail oğullarına şöyle yazmıştık: Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur. Peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler; ama bundan sonra da onlardan çoğu yine yeryüzünde aşırı gitmektedirler. 5/32

Bu kapsamda bir insanın hangi inançtan olduğunun hiçbir önemi yoktur. haksız yere bir Müslüman’ın Müslüman olmayan bir kimseyi öldürmesiyle, Müslüman olmayan bir kimsenin bir Müslüman’ı öldürmesi arasında fark yoktur. Haksız yere mal elde etme hususunda da durum aynıdır; hiçbir insan diğer bir insanın mallarına veya haklarına çeşitli bahaneler ve hilelerle el koyamaz, Kur’an’dan mealen:

- Ve ey kavmim!. Ölçüyü de, tartıyı da adalet ile yapın ve insanlara eşyalarını eksik vermeyin ve yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın. 11/85

- Birbirinizin mallarını haksızlıkla yemeyin ve bile bile günahla insanların mallarından bir bölümünü yemeniz için onları hakimlere aktarmayın. 2/188

Bölümün başında yazdığım gibi, bu işleri yapanlara, hidayete tabi olmamalarından dolayı yaptıkları süslü görünür, Kur’an’dan mealen:

- Allah’a and olsun ki, senden evvel de ümmetlere Peygamberler gönderdik. Şeytan ise onlara amellerini süsleyiverdi. Artık o, bugün onların velisidir ve onlar için pek acıklı bir azap vardır. 16/63

- Ve onlar için bir takım arkadaşları Musallat ettik. Artık onlar için önlerindekini ve arkalarındakini süslemiş oldular ve onların üzerine de kendilerinden evvel gelip geçen cinler ve insanlardan olan ümmetler arasındaki O -azaba dair- söz hak olmuş oldu. Şüphe yok ki, onlar hüsrana uğramış kimseler oldular. 41/25

Bu konularla ilgili olarak Kur’an’da bir çok ayet bulmak mümkündür, şu kesindir ki haksızlık kime karşı yapılmış olursa olsun suçtur. Kimlikler veya dini etiketleri ne olursa olsun, hainlere taraf olmak ve adaletsiz hüküm vermek Kur’an’da kabul edilmemiştir, Kur’an’dan mealen:

- Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitabı hak ile indirdik; hainlerden taraf olma! 4/105

Adaletli hüküm vermek ve hainleri savunmamak; hainlerden taraf olmamak
bütün insanlar için barışın en temel iki şartıdır.

5- Tarihi düşmanlıklar

Toplumları bir fert gibi düşünürsek, nasıl ki şahısların bir hafızası ve kişiliği varsa, toplumlarında bir hafızası ve kişiliği vardır, toplumlarda tıpkı şahıslar gibi bir ömür sürer ve ölürler, fakat genelde ömür süreleri şahısların ömür sürelerinden çok uzundur, toplumları bir ferdi incelediğimiz gibi incelersek, toplumlarında kendilerine has çok belirgin temel düşünce ve davranış özellikleri gösterdiğini görürüz, toplumun içeriğinde meydana gelen ferdi ölüm ve doğum olayları, tıpkı bir ferdin bünyesinde ölen ve çoğalan hücreler gibi nasıl ki şahsın kişiliği üzerinde bir değişiklik meydana getirmiyorsa, toplumların bünyesi içeriğinde bu bazda meydana gelen değişiklikler toplumun kişiliği üzerinde değişme meydana getirmez. Bundan dolayıdır ki tarihi süreç ne kadar uzun olursa olsun, toplumlar devam ettiği sürece Tarihlerini bir hafıza gibi algılayıp, buna dayalı olarak kendi dışlarında ki toplumlara müspet veya menfi davranış gösterme gayretine girerler. Bu çalışmamda amacım evrensel barışın sağlanması açısından elimden geldiğince katkı yapmak olduğundan. Dini inancım olan Kur’an’dan hareketle, Kur’an’ın tek standartlı barışçıl özelliklerini Kur’an’dan ayet mealleri yazmak suretiyle göstermek ve dolayısıyla dini inancı yalnız Kur’an’dan ibaret olan bir Müslüman toplumun dünyaya ve insanlara bakışını tanıtmaya çalışacağım. Tanıtmaya başlamadan önce özellikle belirtmek isterim ki Kur’an kavramları hiçbir zaman iki veya ikiden fazla standartlı değildir, daima tek standartlı özelliktedir.  Şöyle ki: Bir taraftan affı ve merhameti tavsiye ederken, hiçbir zaman zulmü ve haksız saldırıları tavsiye etmez ve desteklemez, Kur’an incelendiğinde bu durumu açıkça görmek mümkündür, bir kitabın içeriğinde çifte standart olması o kitabın, hatalı çelişkili ve güvenilmez olduğunun göstergesidir, Kur’an ise hatasız ve çelişkisiz bir kitaptır. Bunu yazmaktan amacım Kur’an öğretisinin, arka planında hile olmayan güvenilir bir öğreti olduğunu belirtmek içindir.

EVRENSEL BARIŞIN SAĞLANMASI AÇISINDAN KUR’AN ÖĞRETİSİ

Kur’an bütün müminleri toptan barışa girmeye davet eder, Kur’an’dan mealen:

- Ey iman edenler!. Hepiniz toptan barışa giriniz. Ve şeytanın adımlarına uymayınız. Şüphe yok ki o sizin için apaçık bir düşmandır. 2/208

Kur’an’da yapılan bu davet Müminlerin yalnızca kendi aralarında barışa girmeleri manasında değildir, Müslüman olsun veya olmasın barış isteyen herkesle barış yapmak manasındadır, Kur’an’dan mealen:

- Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah’a dayan, çünkü O, işitendir, bilendir. 8/61

Bu barış süreci hainlik ve hile durumu olmayıncaya kadar devam eder, hainlik durumu olması halinde, Müslümanlar, anlaşmanın bozulduğunu karşı tarafa açıkça bildirirler, Müslümanlar yaptıkları anlaşmaları haklı neden olmadan gizli ve tek taraflı olarak bozamazlar, Kur’an’dan mealen:

- (Antlaşma yaptığın) bir kavmin hainlik yapmasından korkarsan, sen de (onlarla yaptığın ahdi) aynı şekilde bozduğunu kendilerine bildir. Çünkü Allah, hainleri sevmez. 8/58

- Eğer sana hile yapmak isterlerse (korkma) Allah sana yeter. O ki, yardımıyla seni ve müminleri destekledi. 8/62

Barışın en temel şartlarından biri, kin ve intikam duygularını bastırmak ve İnsanları affedici olmaktır, Kur’an’dan mealen:

- O takva sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever. 3/134

Toplum sözcülerinin toplanarak barış yolunda kendi aralarında sarf ettikleri sözler, İnsanları barışa yönlendiren, samimi ve insanların arasını düzeltici içerikli olması gerekir. Aksi takdirde barış yolunda bir netice alıcı olması mümkün olmayan, bir birine sırf yağcılık olsun diye sarf ettikleri sözler, hemen veya sonra foyası meydana çıkan, dalkavukça sarf edilmiş boş sözler olmaktan öteye gidemez, Kur’an’dan mealen:

- Onların fısıldaşmalarının birçoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka yahut bir iyilik yahut da insanların arasını düzeltmeyi isteyen (in fısıldaşması) müstesna. Kim Allah’ın rızasını elde etmek için bunu yaparsa, biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz. 4/114

- Onlar arzu ettiler ki sen yağ çekesin (dalkavukluk yapasın), onlarda yağ çeksinler (dalkavukluk yapsınlar). 68/9

Bu yazdıklarımdan, Barış için çaba gösteren kimselerin samimiyetsiz kimseler olduğunu söylediğim manası çıkarılmamalıdır, ben onların barış yolunda gayretli ve samimi kimseler olduğunu düşünüyorum. Söylemek istediğim sadece Kur’an açısından konuya nasıl bakıldığını göstermektir.

Müslümanların, Tarihi veya güncel düşmanlıklardan dolayı Gerek kişilere karşı, gerekse toplumlara karşı gösterecekleri veya göstermek istedikleri tavırlarda adalet daima tek hareket noktasıdır, İslam toplumu hiçbir zaman kin ve garaz duygularıyla başka bir topluma karşı adaletsiz tavır içine giremez, Kur’an’dan mealen:

- Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. 5/8

Bu hususlarda Kur’an’da emredilen adalet sınırı denkliktir, haksız yere bir tokat vuran kimseye, ancak bir tokat vurulabilir. Bu denklik aşıldığı anda aşanlar suç işlemiş olur, mağdurlar haksızlığa uğradıkları oranda hak isteme talebinde buluna bilirler, hak isteme adaletin gereği olmakla beraber, meziyet olarak övülen, sabır, af ve barışın sağlanmasıdır, Kur’an’dan mealen:

- Eğer ceza verecekseniz, kendisiyle haksızlığa uğramış olduğunuz şeyin misliyle ceza verin ve eğer sabır ederseniz, elbette o, sabır edenler için daha hayırlıdır. 16/126

- Bir kötülüğün cezası da O’nun misli bir kötülüktür. Fakat kim affeder ve barışı sağlarsa artık O’nun mükâfatı da Allah’a aittir. Şüphe yok ki, O, zalimleri sevmez. 42/40

Bize verilen selamı, başka bir ifadeyle bize uzatılan barış elini, bizler geri çevirmeyiz. Ya daha güzel şekilde karşılarız, yâda aynı şekilde cevap veririz, Ret etmek kötülüğü, kabul etmek ise iyiliğe kapı açmaktır ve herkese açtığı kapıdan bir payı vardır, Allah, iyilikle kötülüğü bir tutmayan ve her şeyin hesabını arayan bir İlahtır, Kur’an’dan mealen:

- De ki: “Pisin çokluğu seni hayrete düşürse de pisle temiz bir olmaz. O halde, ey akıl sahipleri! Allah’tan korkun ki kurtuluşa erebilesiniz.” 5/100

- Her kim güzel bir şefaatle şefaatte bulunursa onun için de ondan bir nasip olur. Ve her kim kötü bir şefaatle şefaatte bulu-nursa onun için de ondan bir hisse olur. Ve Allah her şey üzerine hakkıyla şahittir. 4/85

- Ve bir selâm ile selâm verildiğiniz vakit hemen ondan daha güzeli ile selâmda bulununuz veya onu -aynı ile- iade ediniz. Şüphe yok ki, Allah her şeyin hesabını arayandır. 4/86

Kur’an’da, inançları ne olursa olsun İnsanlar arası barışı teşvik eden ve Müslümanlara, insanlara adaletli davranmayı, affedici olmayı ve barış yapmayı emreden tek standartlı başka ayetler bulmak mümkündür.

SONUÇ OLARAK; Dinler Arası Barış diyalogunda” mademki barışın tesis edileceği yapı din bazlıdır, öncelikle tarafların barış açısından bir birlerinin inançlarını tanımalarına ihtiyaç vardır, tek standartlı barışçı dini belgeler havaya göre değişebilen kanaat ve niyet bazlı olmayıp, İman bazlı olduklarından onlara inanan kimseler İmanlarını inkâr etmedikçe onlardan cayamayacaklarından sağlam güvence teşkil ederler, bu bazda olmak üzere çalışmamın başında,

1- İnsanların bir birlerini tanımamalarının oluşturduğu korku,
2- İnanç ayrılıkları,
3- Irkçılık ve bir kısım insanların kendilerini diğer insanlardan üstün görmeleri,
4- Maddi hırs (Servet hırsı; Toprak hırsı.)
5- Tarihi düşmanlıklar.

olmak üzere, beş madde halinde insanları bir birlerine düşüren kıstasları ve Kur’an’ın bu kıstaslar konusundaki öğretisini elimden geldiğince tanıtmaya çalıştım, mademki diyaloglar, konuşma ve tanışmadır, benim şahsi arzum, Ehli Kitabın bu beş maddeye Dini Rivayetleri dışarıda bırakmak suretiyle yalnızca dini kitaplarında nasıl tanım getirildiğini tek standartlı ayetlerle ortaya koymalarıdır. Yahut ta çalışmamı olumsuz yada olumlu açıdan sorgulaya bilirler; izahat isteyebilirler yada başka maddeler ve yeni başlıklar sorgulayarak Kur’an’da bu başlıkların nasıl tanımlandığı konusunda benden çalışma talep edebilirler, Allah’ın izniyle elimden geldiğince cevap vereceğim. Bu sözlerimden maksadım barış ortamını bozmak olmayıp, Kur’an’ın İnsanlık barışı için ümit kaynağı olduğunu göstermektir. Kuran’da bu konuda iki yol vardır, Şöyle ki:

1- İnsanlar olabildiğince Kur’an inançlı büyük bir ümmet oluşturmaları, zira insanlar başlangıçta tek bir ümmet idi. Kur’an’dan mealen:

- İnsanlar bir tek ümmetten başka bir şey değildi, ama ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden bir söz geçmemiş olsaydı, ayrılığa düştükleri konuda hemen aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir) di. 10/19

- De ki: Ey Kitap Ehli! Aramızda ortak olan bir söze gelin: Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, hiçbir şeyi Ona ortak koşmayalım, birbirimizi Allah’ın yanı sıra rab edinmeyelim. Yine de yüz çevirecek olurlarsa, siz deyin ki: “Şahit olun, biz Müslümanlarız.” 3/64

2- İnsanların bir birlerine inanç farklılığından dolayı saldırmamaları, herkesin barış ortamı içerisinde kendi inancını yaşamasıdır.

İnsanlar bir birlerine barışçıl şekilde inançlarını anlatarak diyalog içerisine girerler hatta bir birlerini eleştirebilirler, gerçeklerin ortaya çıkması açısından bu gerekli bir şeydir, fakat Kur’an’a göre hiçbir zaman, hiçbir şekilde inançlarını benimsemeyen kimselerden hesap soramazlar, daha öncede belirttiğim gibi inanç konusunda hesap sormak ancak Allah’a aittir. Kur’an’dan mealen:

- Onlara vadettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek de, (göstermeden) senin ruhunu alsak da senin görevin sadece tebliğ etmektir. Hesap görmek ise bize (Allah’a) aittir. 13/40

Şimdi dense ki, o zaman tarihi süreç içerisinde İnsanların bir birlerine karşı açtıkları Din bazlı savaşların manası nedir, O savaşların hep sinin üstünde Dini etiket olsa dahi, içeriği muhakkak, İnsanların koymuş olduğu kanun ve kurallarla doludur, putperest insanların kendi kanunlarını kendilerinin koyduğu tartışmasızdır, Allah Vahyi, diğer bir ifadeyle Allah sözü içerikli  dinlerde Allah vahyinden sapılmadığı müddetçe İsimleri değişik olsa dahi aslında tek din olduklarından bir birlerine karşı hatta insanlığa karşı, haksız bir saldırı yapmaları söz konusu değildir, yaptıkları savaşlar kendilerine yapılan saldırılara karşı savunma amaçlı olup başkaca bir amaç taşımazlar, İnsan kanunları her zaman din dışında durmazlar, din maskesi takarak, ya Allah vahyi içerikli kitabın içeriğine girmek suretiyle, Allah Vahyi, artı Kul Kanunları şeklinde bir örgü meydana getirmek suretiyle kitabın içeriğini bir çelişkiler örgüsüne çeviriler, yada kitabın içeriğine giremedikleri durumlarda kitabın dışında kitabın etrafına bir örgü meydana getirmek suretiyle, kendilerini kitabın önüne geçirirler, hilesiz hurdasız dini bazlı olduklarını insanlara kabul ettirmek için büyük bir gayrete girerler, maalesef kendilerini cahil halktan gizleme başarısını da gösterebilmektedirler, bunları çelişkili ve adaletsiz sözlerinden keşfedip tanımak gayet kolay ve mümkündür, zira, Allah çelişik ve adaletsiz sözler söylemekten ve bunları İnsanlara din olarak emretmekten, uzak ve münezzehtir, böyle bir durum onun zatına ve İlahlığına yakışmaz. Konuya bu şekilde baktığımızda, Muhammed’in, İsa’nın, Musa’nın ve diğer bütün gerçek peygamberlerin, peygamber olarak birbirlerinden farklı olmadığını görürüz, Allah’ın selamı rahmeti ve bereketi hepsinin üzerine olsun. Onlar bizim büyüklerimizdir, Allah Vahyini bize ulaştırmak için göstermiş oldukları gayretlerden dolayı, onlara minnet borcumuz vardır.

Ve dikkat et, İnancım gereği hareket noktam, İslam dini açısından Kuran’ı Tek kaynak ve tek Rehber kabul eden, kimsenin inancıdır. Benim İslam dini adına oluşturulmuş ve Kur’an dışında rivayetlerle örülmüş hiçbir mezhep veya inançla ilgim yoktur, bundan dolayı bu mezheplerin ve kişilerin Kur’an dışı İnanç versiyonlarıyla beni muhatap alma, bunlar inanç bağlamında beni ilgilendiren şeyler değildir, bunların muhatabı ben değilim, beni ancak ve ancak Kuran’a göre sorgulaya bilirsin.

Fereç Hüdür